90’lı yılların şarkıları seviliyor çünkü dinleyenlere çocukluğunu hatırlatıyor


Ropörtaj: Melis Danişmend


Sempatik ve enerjik haliyle ’90’ların en dikkat çeken simalarından biri olan Mansur Ark’la şimdiki hayatı, R&B sevdası ve yeni projeleri üzerine…


'90’ların en güzel Türkçe pop şarkılarından biri -kişisel fikrime göre- Maalesef. Kendi ismiyle değil de, ‘İnadı Bırak’ deyince anlaşılıyor. İnadı bırak yanıma yanaşıver artık, batacağımız kadar aşkın içine battık… 1997’de ilk albümünü yayınladığında büyük bir çıkış yakalayan, hit şarkılar yayınlayan, dizi ve filmlerde oynayan Mansur Ark, son birkaç yıldır ’90’lar partileriyle dinleyicisiyle buluşuyor. “Küçük partiler ama büyük eğlence” diye tanımladığı bu gecelerde kendi şarkıları dışında ’90’lardan sevdiği şarkıları da yorumlayan Ark’ı özleyenler için duyurayım: 26 Ocak’ta Ferda Anıl Yarkın’la birlikte IF Ataşehir’de sahne alacak.

Yılın büyük bölümünü Bodrum’da geçiren, doğayla baş başa bir hayat süren ve yeni şarkılarını üretmeye devam eden Mansur Ark’la İstanbul’da, Erenköy’deki evinde buluşuyoruz. Salonda soul, R&B çalan bir radyo açık, tam ortadaki sehpada müzik yaptığı bilgisayarı, kanepede notlarla dolu defteri ve kağıtlar var. Çok kibar bir şekilde karşılıyor beni. Kahvesini içerken sohbet etmeye başlıyoruz.


Müzik de öyle yapışkan bir şeydir. Hafıza için mıknatıs gibi, koku gibi bir şey. Bir koku gelir bir yerden, bir şeyi hatırlatır, müzik de öyle. Bir anda seni 20-30 yıl öncesine götürüyor. Tabii ki en güzel zamanları o insanların. Sorumlulukların olmadığı keyifli bir dönemi hatırlatıyor.

90’lar sağlam bir geri dönüş yaptı. Bir ara ’80’ler partilerinden geçilmiyordu. Çeşitli 10 yıllar zaman zaman geri geliyor. Neye bağlıyorsunuz bu özlemi?
Esasında dünyada böyle bir şey var. Avrupa’da da Amerika’da da. Yaşlarla alakalı olduğunu düşünüyorum. ’90’lara bakınca hakikaten radikal değişimler var; radyolar, televizyonlar, yavaş yavaş bilgisayarın, internetin evlere girmesi… 20 küsur yıl geçmiş ’97’den beri. O zaman 10 yaşında olanlar şu an evlenmişler, çoluk çocuk sahibi oluyorlar, iş sahibiler, müdürlüğe doğru ilerliyorlar ve gençliklerini, çocukluklarını hatırlıyorlar. Müzik de öyle yapışkan bir şeydir. Hafıza için mıknatıs gibi, koku gibi bir şey. Bir koku gelir bir yerden, bir şeyi hatırlatır, müzik de öyle. Bir anda seni 20-30 yıl öncesine götürüyor. Tabii ki en güzel zamanları o insanların. Sorumlulukların olmadığı keyifli bir dönemi hatırlatıyor.


Daha hafif bir dönemi.


Aynen. Çocukluk ve ergenliğin hayatın en keyifli dönemleri olduğunu düşünüyorum. Müziği duyunca o dönem hafızalarda canlanıyor. Bir de bu dönemle direkt kıyaslama oluyor. Şu an ne kadar ilgisiz olduklarını fark ediyorlar. Hayatlarının büyük bir bölümünü oluşturan şeylerin şu an hayatlarında olmaması. Kimse açıp televizyonda bir müzik programı seyretmiyor ya da kimin CD’si çıkmış farkında değiller. Kimisine göre müzik bir lüks, kimisinin hayatı. Benim hayatım mesela. O dönemde yaptıkları şeyleri şu an yapamadıklarını fark ediyorlar. Artı tabii ki ekonomik ve politik durumlar var. O zamanın dertsizliği tasasızlığının hatırlanması bir anda insanlara belki bir nefes aldırıyor. İster istemez daha da sahiplenme başlıyor.


Nasıl geçiyor ’90’lar partileri?

İnsanlar deli gibi geliyor, çılgın gibi eğleniyoruz. Eve keyifle, biraz da hatıraların melankolisiyle dönüyorlar. Getirebilenler çocuklarını getiriyorlar, tanıştırıyorlar, resimler çekiliyor. O dönemi azıcık da olsa tekrar yakalama çabası var şu an. Bu da tabii geçici bana göre. Bir ya da iki yıl belki sürer. Tabii onların yerine koyamıyorum kendimi, yani ben burada olayın içerisinde olduğum için tam değerlendiremiyorum ama zihinsel olarak kendimi başka ortamların içine adapte ettiğim zaman algılayabiliyorum. Mesela Luther Vandross bir konser yapsa, toprağı bol olsun, onun konserine gitsem ne kadar çılgınca eğlenirdim. Ya da Brian McKnight, B.G. The Prince of Rap ya da Prince… Yabancı isimleri vermemin sebebi, ben '89’un son günlerinde Almanya’ya taşındım ve orada yaşamaya başladım. Yani ’90’ları Almanya’da yaşadım.

Frankfurt’a mı gitmiştiniz?
 

Evet.

Ne sebeple?
 

’87’nin ortasında Antalya Robinson Club Pamfilya’da animatörlük yaptım. Orada ilk eşimle tanıştım, onunla beraber gittik.

Alman’dı yani?

Evet, dans koreografisi yapıyordu. Henüz evlenmeden gittik.

Ne yaptınız oraya gidince?

İlk başta en zeminden çalışmaya başladım. Almancam hiç yoktu, hemen bir işe başlayıp adım adım yükselme şansım sıfır gibiydi. Çalışmam da gerekiyor, ev kuruyorum. İlk gözüme çarpan alışveriş merkezine gittim, temizlik elemanı ihtiyacı varmış. Sıfır Almancayla işe başladım (gülüyor).

Kaç yaşındaydınız?

24. Memnun kaldılar ve üç hafta sonra depoya geçtim. Birkaç hafta sonra da depo şefi oldum. Çok hızlı bir şekilde Almanca öğrendim. Aynı yerde oturuyorum, aynı işte çalışıyorum, Almanca konuşuyorum, bir istikrar olunca kısa sürede sınırsız oturma izni verdiler.

Peki müziğe nasıl başladınız?

Eşimle iki yıl sonra ayrıldık, ondan sonra bir keyboard alıp müziğe başladım.

Neden keyboard?

Kendimi bildim bileli piyano gördüğüm zaman ona dokunmak, tuşlarına basmak zorunda hissederdim. Mersin’de Amerikalıların kurduğu ve işlettiği Ataş Petrol Rafinerisi vardı, babam orada çalışıyordu. Çalışanlar için kurulan site küçük Amerika gibiydi. Düşünsenize ’67-’68’den bahsediyorum, her tarafı kapalı, korumalı bir site, kendi hastanesi, klimalı sinema salonu, olimpik havuzu, tenis kortları, futbol sahası olan bir yer. Her yer yemyeşil, okaliptüslerin altında evler… Sinema salonunda duvar piyanosu vardı. Gündüz sinemanın boş olduğu saatlerde gider, kapağını kaldırıp tuşlarına dokunurdum. Piyano kendimi bildim bileli büyük aşkımdır. Ama dört çocuğuz, babam çalışıyor, piyano alma muhabbeti hiç olmadı.

Mersin’de partilerde DJ’lik yapıyordum, bir yandan kasetçide çalışıyordum. Müzik ve dansa yatkındım. Eniştem Almanya’da Sony Music’te marketing yöneticisiydi. B.G. The Prince of Rap, London Beat, London Boys’la tanıştım, onların partilerinde kimisine koreografi yaptım, kimisinin arkasında dans ettim.

Babanız Libya doğumlu değil mi?
 

Orada doğmuş, sekiz dokuz yaşlarındayken Türkiye’ye göç etmişler. Dedem Osmanlı’da rütbeli bir askermiş, İtalyanlar saldıracak diye bilgi almış. Gemiye bindirip Türkiye’ye göndermiş ailesini. Onlar da liman liman geçerken Mersin’i beğenip yerleşmişler. Gençlik döneminde de annemle tanışmış babam.

Nasıl bir çocukluğunuz oldu orada?

Yedi-sekiz yaşlarında yelkeni keşfettim. Müzik ve deniz büyük ilgi alanımdır. Babam emekli olduktan sonra merkeze taşındık, sahildeydi evimiz, orada yelkene devam ettim. Liseyi bitirdikten sonra bir sene üniversite hayatım oldu ama sonra askere gittim. Mersin’de annemin yeğeninin kaset dükkanı vardı, onun yanında işe başladım sonra, kaset dolduruyorduk.

Sizin müzik zevkinizi o kasetçi mi şekillendirmiş oldu?

Hayır. Ben smooth jazz dinlerim, Michael Franks mesela, listelerde onlar gelmezdi. İngiltere üzerinden Kıbrıs’tan çok 45’likler gelirdi bize. Albümlerin içinde R&B’ye, funk’a yakın olan şarkıları takip etmeye başladım. Şam, Beyrut radyoları vardı, onlardan yavaş yavaş zihin arşivi dolmaya başladı. Sonra tam olarak R&B’yle tanıştım, ondan sonra geçmiş olsun zaten (gülüyor). Tarzım belli oldu.

Keyboard alana kadar sadece dinleyici olarak müzikle ilgileniyordunuz değil mi?

Evet. Mersin’de partilerde DJ’lik yapıyordum, bir yandan kasetçide çalışıyordum. Müzik ve dansa yatkındım. Eniştem Almanya’da Sony Music’te marketing yöneticisiydi. B.G. The Prince of Rap, London Beat, London Boys’la tanıştım, onların partilerinde kimisine koreografi yaptım, kimisinin arkasında dans ettim. Ama şarkı yapmak yoktu henüz. Keyboard aldıktan sonra heyecanla şarkılar yapmaya başladım. Hiçbir amacım yoktu, tuşlarına basıp keyif alıyordum. Çalışıyordum, eve gelip onun başında saatler geçirmek en büyük zevkimdi.

Yine aynı yerde mi çalışıyordunuz?

Mutfak montajına geçmiştim, evlere değerli mutfaklar kuruyorduk. Ablam bir gün şarkıları dinleyip, ‘Ne güzel şarkılar, çıkartsana’ dedi. Türkiye’deki arkadaşlarımın plak şirketleriyle bağlantıları varmış, Naci Bayşu’yla tanıştım. '97’de Almanya’dan Türkiye’ye döndüm ve ilk albümü çıkarttık.

Nasıl bir tepki aldınız?

Çılgın gibiydi, çok güzeldi. Tam hayal ettiğim gibiydi diyebilirim. İnsanların ilgisini çekti.
Geliyor ‘İnadı Bırak’ diyor adam, ‘Maalesef’ diyorum, ‘Abi ne maalesefi, süper olmuş’ diyor, ‘Yok şarkının ismi’ diyorum.

Sizin insanlara sempatik, sıcak gelen bir görüntünüz var, onun da etkisi olduğunu düşünüyorum. İlk klibinizin etkisi müzik kadar sizin görüntünüzle de alakalıydı.
Muhakkak. Yaptığım tarz, kıyafetim, şarkının groove’unun bana verdiği enerji tamamen klibe yansıdı. Aslında bu ikinci klipti. Maalesef’e önce başka bir klip çekildi. Erhan Ceyhan vardı o zaman Cey&Cey, Naci Bayşu ona verdi görevi. Onlar ne dediyse yaptım. Klip montaja girdi, sonrasında hep beraber seyrettik. ‘Nasıl buldun?’ dediler, ‘Güzel ama benim aklımdaki böyle değildi’ dedim. Hepsi sustu bir anda. Deli cesareti esasında şimdi düşündüğüm zaman. Çünkü bir şey yapılmış, ne karışıyorsun, yenisin. Ama bende öyle bir huy vardır, sorana kadar söylemem, sorduklarında ne düşünüyorsam söylerim. ‘Ne var kafanda?’ dediler. ‘Ahşap bir yer, lacivert kadife bir duvar, birkaç aplik, bir mikrofon, varsa ilginç bir sandalye ve kendi kıyafetlerim’ dedim. Birbirlerine baktılar, ‘Yapalım’ dediler. Hakikaten öyle bir klip çektik. Çok şükür çıkar çıkmaz insanlar da beğendi.

Nasıldı o dönem?

İlk başta tabii farkında değilsin. Klip dönmeye başladı, ben günlük yaşamıma devam ediyorum. Normal şekilde kahveye, alışverişe bir yere çıktım, tepkileri görünce bir tuhaf oluyorsun. Aslında popülariteye alışkındım. Animasyondan geliyordum, bir de Mersin’de DJ’lik yaptığım için tanınan bir simaydım. N’oluyorum olmadım ama kendi yaptığım bir şarkıyla çıkmam ve insanların beğenmesi, reaksiyon göstermeleri muazzam bir şey. Ömürde kaç kişiye nasip olur bilmiyorum.

Pop müzik alanındaki diğer isimlerle de temas halindeydiniz değil mi?

Tabii ki. Naci Bayşu’yla anlaştığımda Kubat’ı hazırlıyordu, onunla tanıştım. Dışarı gezmelere çıkıyorduk beraber. Mesela Şaziye vardı o zaman, Kenan Doğulu çıkıyordu. Naci bizi oraya götürmüştü, Kenan sahneye çağırdı beni, şansıma da albümü birlikte yaptığım Tarık Sezer Kenan’ın hem orkestra şefi hem keyboard’cusuydu. Maalesef’i çaldığımızda acayip bir şey oldu spontane şekilde. Haftalarca provası yapılmış bir şey gibiydi. Her gittiğim yerde, televizyon programlarında ya da konserlerde sanatçılarla karşılaşmaya başladım. Herkesle sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibiydi. Her şey mucize gibiydi. Bir şeyi beklemişsin, hayal etmişsin, plan yapmışsın ve öyle olmuş. O albümde 19 tane şarkı vardı. Onların içerisinden Naci Bayşu seçti ilk klip şarkısını.

Herkes de İnadı Bırak olarak biliyor o şarkıyı.

Evet. Geliyor ‘İnadı Bırak’ diyor adam, ‘Maalesef’ diyorum, ‘Abi ne maalesefi, süper olmuş’ diyor, ‘Yok şarkının ismi’ diyorum.

O rüzgarla birlikte iyice motive oldunuz, şarkı üretmeye devam ettiniz ve diğer albümlerinizi yayınladınız.
Evet. 99’da ikinci albüm yapıldı. İlki gibi başarılı olmadı, olmak zorunda değil, her yaptığın çok başarılı olacak diye bir şey yok. Ama artık bir düzene oturmuştu. Ben üretiyordum, Naci dinliyordu, ‘Bunları yapalım’ diyordu.

Müziğe ara verdiğiniz, daha sakin bir döneminiz de oldu değil mi?

Öyle. Ben şarkı üretmeye devam ediyordum ama her sene bir şeyler yapayım derdinde zaten değilim, o çok yorucu bir şey. Şarkı yapmayı ne kadar seviyorsam, albüm yapmak o kadar zor. Yorucu, stresli bir şey. O yüzden aralıklı aralıklı albümler yayınladım. En son geçen yıl Bi Ton adlı single’ı çıkardım ama ondan önce hep iki üç yıl aralıklı.

Ahmet’le (Ah Canım Ahmet), Tayfun’la (Duygulu) devamlı görüşürüz. Denk gelirse programlara çıkarız. Dönem dönem Ragga Oktay’la görüşüyorum. Onun haricinde partilerde denk geliyoruz. Çelik, Ferda Anıl Yarkın, Burak Kut, Reyhan Karaca…

Yeni bir yıla girdik, neler umuyorsunuz?

Genel anlamda iyi olmasını umuyorum. Ben bulduğuyla yetinen bir insanım. İlla her gün bir şeyler olmasına gerek yok. Çok büyük beklentilerim yok. Olacaksa güzel olsun derdindeyim.

Bodrum’a ne zaman taşındınız?
Eşimle 12-13 yıl önce böyle bir karar aldık. Daha evli değilken gittik.

Orada nasıl bir hayatınız var?

Çok sakin sessiz. Doğayla iç içe (gülüyor). En büyük tutkum balık avlamak. Bir köpeğimiz var, Jack. Çok büyük streslerin olmadığı hafif bir yaşam. Uyanıyorsun, bahçedesin, yaseminler… Çiçek tutkum da var. Yasemin büyük aşkımdır, kendim dikerim. Güllerim vardır, palmiyelerim. Orada zaman yavaşlıyor.

İnsanın ruhu da dinginleşiyor.

Tabii. ‘Ne yiyeceğiz, ne içeceğiz, yarın bahçeyle mi ilgilensem, balığa mı çıksam?’ Sadece küçük programlar, hayatın içinden şeyler. Arada İstanbul’a geliyorum, görüşmeler, toplantılar oluyor.

’90'lardan görüştüğünüz arkadaşlarınız var mı?
 

Ahmet’le (Ah Canım Ahmet), Tayfun’la (Duygulu) devamlı görüşürüz. Mümkün olursa kahve içeriz, denk gelirse programlara çıkarız. Dönem dönem Ragga Oktay’la görüşüyorum. Onun haricinde partilerde denk geliyoruz. Çelik, Ferda Anıl Yarkın, Burak Kut, Reyhan Karaca…
Dışarı çıktığınızda insanların size yaklaşımı nasıl?

Çok keyifli. Doğup büyüdüğün yerde çarşıya çıktığın zaman, ‘Ahmet Abi, Mehmet Abi, Ayşe Abla’ dersin ya, hep öyle hissediyorum. İlk defa gittiğim yerde de böyle. Yılbaşında Belçika’daydım, orada da ‘Oo Mansur Abi n’aber’ durumu vardı. Her yerde doğup büyüdüğüm mahallede dolaşır gibiyim. Hiç yabancılık hissetmiyorum. Çok büyük bir lüks. Bunca yıldır şükürler olsun kötü bir şeyle de anılmadım, olmasın diye dikkat ettim. Onun tamamlayıcısı olarak insanlara güvenilir de geliyorum. Morali bozuk belki, seni görüyor, o adamın o gülümsemesini görüyorsun ya, sana çok büyük enerji veriyor. Bunun keyfini yaşıyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.